1888 yılında ilk hareketli resim gösterimiyle başlayan sinema serüveni, sonrasında evrilerek bugünlere kadar geldi. O zamanlarda bu işleri hayal eden ve hayallerini gerçekleştirmek isteyen adamlardan; bugün hayallerini gerçekleştirmek isteyenlerin önünü kesen, aynı senaryoları ısıtıp ısıtıp önümüze koyan, “Seyirci bunu istiyor”, “Reyting kaygıları var”, “Reklam verenler azaldı” deyip bir de utanmadan “Yeni yazarlar yetişmiyor, yeni hikâyeler üretemiyoruz.” diye yüzsüzlük yapan adamlara geldik.
Ne zaman yurt dışına dizi ihracatına başladık, işte o zaman mertlik de; aile yapısı da; arkadaşlık, dostluk, karı-koca ilişkileri ve yardımseverlik de bitti. Birbirini kandıran, birbirinin eşiyle ilişki yaşayan, intikam alan, silah çeken, şiddeti sıradanlaştıran; hiç çalışmadan zengin gibi yaşayan ve tuhaftır ki fasfakir olduğu hâlde zenginle boy ölçüşen karakterlerin olduğu hikâyelere maruz kalmaya başladık.
Evet, hepimizin bir zamanlar Yeşilçam diye ağzımızın suyunu akıtarak, özlemle ve hasretle hatırladığı dönemlerde de ne yazık ki birilerini engellemek, yolunu kesmek vardı. Belki bugün olduğu kadar saygısızca ve ahlaksızca değildi ama vardı işte. Temelinde ego, kibir ve güç zehirlenmesi olan; daha çok da parayı verenin düdüğü çalmak istemesiyle şekillenen bu sistem yüzünden zaten her alanda sorunlar yaşamıyor muyuz?
Elbette hayal kırıklıklarının en yoğun yaşandığı sektörlerden biri de dizi ve film dünyasıdır. Ne yazık ki geçmişte de günümüzde de bu sektörü her zaman bir avuç insan yönetmekte, şekillendirmekte ve dizayn etmektedir. Komedi, polisiye, bilimkurgu ve fantastik türlerinde nedense doğru düzgün diziler yapılmadığı gibi; filmlerimizde de bu türler ya basit ve sıradan ele alınmakta ya da iş tamamen komediye vurularak yapılmaktadır. Peki, bu türlerde senaryo yazabilecek insanlar yok mu? Ekipman yok mu? Oyuncu, kamera arkası ekibi yok mu? Elbette var. Ama yapılmak istenmiyor. Çünkü yurt dışından ne talep geliyorsa o çekiliyor.
Bizler de sırf yurt dışına satış yapılabilsin diye belirli bir süre yayında kalması gereken dizileri izliyoruz. Yani diziler aslında bizim için değil, yurt dışından gelen siparişler için yapılıyor. Sektör gün geçtikçe kan kaybediyor. Yetenekli insanları öğütüyor, yok ediyor, insanları sevdiği şeye küstürüyor. Bir süre sonra yazar, kâtibe dönüşüyor. E çekip gidecek gücü yoksa ne yapabilir ki? Bir zaman sonra oyuncu, istemediği bir rolde oynamak zorunda kalıyor. Gün gelip unutulup gidecekse ne yapabilir ki? Yönetmeninden kamera arkası ekibine kadar herkes bıkkın, herkes şikâyetçi. Ama bir yanda maddi mecburiyet, diğer yanda ise bu işe duyulan aşk ve sevgi var. Önceliği para olanın asla yapamayacağı; daha doğrusu sürdüremeyeceği bir iştir dizi ve film dünyası.
Ezcümle; bu sektöre adım attığınız günden itibaren “Siz hepiniz, ben tek başınayım.” gerçeği başlar. Ve o gerçekle birlikte iki seçenek ortaya çıkar: Ya kabullenip devam edersiniz ya da çekip gidersiniz. Milyarların konuşulduğu yerde sadece güçlülerin adı değişir; ama sistem de kafa yapısı da hiçbir zaman değişmez. Ta ki en dibi görene kadar…
Görüşmek üzere.
Arslan Yıldız