İlk yazımızda dizi sektörünün nasıl işlediğini, herkesin az çok bildiği ama kimsenin yüksek sesle konuşmak istemediği gerçekleri yüzeysel şekilde ele aldık. Aslında mesele, bu düzenin kötü olduğunu tekrar tekrar anlatmak değil; bu düzenin yerine ne koyabileceğimizi konuşmak.
Çünkü mevcut sistem artık sürdürülebilir değil. Evet, herkes şikâyetçi. Oyuncu da şikâyetçi, yapımcı da, senarist de, teknik ekip de, seyirci de… Ama işin ilginç tarafı şu: Herkes aynı zamanda şikâyet ettiği sistemin içinde kalmaya da mecbur hissediyor kendisini. Çünkü yıllardır oluşan düzen, kimsenin kolay kolay vazgeçmek istemeyeceği ekonomik bir alışkanlığa dönüştü. Fakat gerçek şu ki; bu sistem bir yerde tıkanacak.
Bugün Türkiye’de bir dizinin bölüm süresi neredeyse üç saate yaklaşıyor. Saat 20.00’de ekran başına oturan seyirci, gece yarısına doğru koltuktan kalkıyor. Üstelik bunun içine uzun özetler ve reklam kuşakları da dahil. Oysa dünyanın büyük bölümünde insanlar bir akşam boyunca tek bir hikâyeye mahkûm edilmiyor. Bizim bir gecede izlediğimiz bölümü, yabancı izleyici üç haftada tüketiyor. Çünkü bizim dizilerimizi zaten üçe bölerek yayınlıyorlar. Peki o zaman neden hâlâ bu sistem devam ediyor? Çünkü mevcut düzenin ekonomik getirisi var. Kanallar reklam süresinden vazgeçmek istemiyor. Oyuncular yüksek kaşelerini korumak istiyor. Yapımcılar risk almak istemiyor. Herkes düzenin kötü olduğunu biliyor ama kimse ilk taşı yerinden oynatmak istemiyor.
Benim yıllardır aklımdaki çözüm ise aslında oldukça basit: 40+40+40 sistemi. Yani aynı akşam tek bir diziyi üç saate yakın izlemek yerine, üç farklı türde 40 dakikalık dizi yayınlanması. Nasıl mı? Birinci dizi; yurt dışına satılabilecek güçlü dram işi olur. İkinci dizi; aile-komedi türünde, yerli seyirciyi rahatlatacak sıcak bir iş olur. Üçüncü dizi ise kaliteli bir polisiye ya da temposu yüksek başka bir tür. Böylece seyirci yine saat 20.00’de ekran başına oturur ama gece boyunca tek bir hikâyeye hapsolmaz. Aynı akşam içinde üç farklı atmosfer, üç farklı tempo ve üç farklı dünya izler. Üstelik bu sistem sadece seyirciyi rahatlatmaz; sektörü de nefes aldırır.
Bugün orta ölçekli bir dizinin kanala haftalık maliyeti milyonlarca lirayı buluyor. Eğer başrolde popüler iki oyuncu varsa, bütçenin büyük kısmı daha ilk aşamada oyuncu ücretlerine gidiyor. Bu yüzden birçok yapımcı artık risk alamıyor, yeni isimlere şans veremiyor ve aynı oyuncularla, aynı senaristlerle, aynı formüllerle dönüp dolaşıp benzer işler yapılıyor. 40+40+40 modeli ise daha kısa prodüksiyon süreleriyle: daha fazla yapımcıya alan açar, yeni yönetmenlerin önünü açar, farklı senaristlere fırsat verir, oyuncu havuzunu genişletir, sektördeki tekelleşmeyi azaltır.
Elbette geçiş sancılı olur. Reyting sistemi yeniden düzenlenmek zorunda kalır. Reklam planlaması değişir. Oyuncu kaşeleri yeniden konuşulur. Kanallar ilk etapta çekimser yaklaşır. Ama şunu da kabul etmek gerekiyor: Bu düzen böyle devam ederse birkaç yıl sonra zaten herkes daha ağır şartlarda çalışmak zorunda kalacak. Bazen sistemi tamamen yıkmadan değiştirmek gerekir. 40+40+40 modeli tam olarak bunu öneriyor: Kimsenin kapısına kilit vurmadan, sektörü biraz daha yaşanabilir hâle getirmek. Evet, yine reklam olacak. Yine kusurlar olacak.
Belki geçiş döneminde kötü işler de izleyeceğiz. Ama en azından 45 dakikalık bir hikâyeyi izlemek için hayatımızdan üç buçuk saat çıkmayacak. Ve belki de uzun yıllardan sonra ilk kez hem sektör çalışanları hem de seyirci aynı anda nefes alabilecek.
Görüşmek üzere…
Arslan Yıldız